Popüler Yayınlar

15 Eylül 2014 Pazartesi

Lifeless Planet


Bugün inceleyeceğimiz oyun olan Lifeless Planet aslında bir oyun değil. En azından benim gözümde öyle. Ben Lifeless Planet’i bitirdikten sonra kendimi bir kitap okumuş gibi buldum. Bunun sebebi ise oyunun oynanış anlamında pek de bir şey vaad etmiyor olması. Yazımı pek fazla uzun tutmayı düşünmüyorum, en azından Lifeless Planet bunu gerektirmiyor. Her neyse en iyisi ben lafı fazla uzatmayıp sizlere Lifeless Planet’in hikayesinden söz edeyim.

Bir kitap okurcasına
Lifeless Planet’i oynamaya başladığınızdan itibaren kendinizi bir atmosfer içerisinde hissediyorsunuz. Bu atmosferi size yaşatan şey ise dolaştığımız gezegen. Bizler birer araştırmacıyız ve görevimiz bize verilmiş olan gezegeni araştırmak fakat işler hiç de düşünüldüğü gibi gitmiyor. Bir kaza yapıyoruz ve uzay gemimiz parçalanıyor. Uyandığımızda ise arkadaşlarımızı bulamıyoruz ve yaşam içermeyen bir gezegene geldiğimizi farkediyoruz. Daha sonra ise aslında bu gezegene daha önceden Sovyetler Birliği tarafından gelindiğini anlıyoruz ve hikaye bu yönde gelişiyor.

Lifeless Planet başta da söylediğim gibi bir oyun değil bir kitap bana göre. Oyun içerisinde ilerlerken bunu sizde farkedeceksinizdir diye umuyorum. Bomboş bir gezegende yalnız başımıza öleceğimizi düşünürken bulmuş olduğumuz ses kayıtları, birkaç sayfa bilgi ve eskiden kalma yapımlar ile içimiz biraz olsun rahatlıyor ve bir umuttur yaşamak edasıyla maceramıza devam ediyoruz. Sürekli yeni bir bilgi çıktığı için karşımıza ve bizler de sürekli olarak bu bilgileri okuduğumuz için, Lifeless Planet bana bir kitap gibi geldi. Bu bilgilendirmeler haricinde oyunda bir kadın karakter yer alıyor. Gezegenin gizemini çözerken bir yandan da bu kadının kimliğini çözmeye çalışıyoruz.


Zıpla, koş ve patlat!
Oynanış açısından yetersiz olması pek de fazla bir sorun değil aslında. Keşfetmeye çalıştığımız gezegen gerçek anlamda güzel ve haz verici. Kısıtlı oynanış dedidiğim şey aslında sadece yürümek ve zıplamaktan ibaret. Arada bir görev icabı bir şeyleri hareket ettirdiğimiz veya patlattığımız da oluyor tabii ama yine de yetersiz kalıyor. Her ne kadar oynanış kısıtlı olsa bile hikaye oyuna sizi bağlayan etken. Kendinizi eğer bu atmosfer içerisine sokabilirseniz oyundan rahat bir şekilde zevk alabilirsiniz. Rahatlatıcı bir teması olduğunu da düşünüyorum.

Teknik açıdan değerlendirdiğimizde ise daha iyi bir oyun ile karşılaşmamız gerekirdi. 2011 yılından bu yana 3 yıl geçti ve 3 yılda oyun içerisine daha çok şey ekleyebilirlerdi. Hikayesi güzel fakat oynanış bakımından geride kaldığı için puanı biraz düşük tutacağımı belirtmem gerekir şimdiden. Grafiksel açıdan baktığımızda ise günümüz gerisinde bir görüntüye sahip olduğu aşikar. Zaten Lifeless Planet’i oynadığınız zaman bunu kendiniz de göreceksiniz.


Lifeless Planet’i bir oyun düşüncesiyle almaya kalkışırsanız eğer bir hayal kırıklığı ile karşılaşacağınızı belirtirim. Eğer gezmeye, keşfetmeye ve hikayeyi anlamaya odaklı bir oyun arıyorsanız Lifeless Planet sizin tam aradığınız oyun olacaktır. Steam’de 19.99 dolardan satılan Lifeless Planet’in bu kadar paraya değeceğini de düşünmüyorum açıkçası. Eğer indirime girerse almanızı öneririm. Farklı bir macera arayanlara göre yapılmış olan Lifeless Planet benim gözümde böyle bir oyun. Tabii son söz her zaman olduğu gibi sizde olacak. Deneyin ve görüşlerinizi diğer oyuncular ile paylaşın.

The Wolf Among Us - E04 - In Sheep's Clothing

Telltale Games’in The Walking Dead’ten sonra bir başka serisi olan The Wolf Among Us, dördüncü bölümü olan “In Sheep’s Clothing” ile doludizgin devam ediyor. Şerif Bigby gizemli Crooked Man ve yandaşlarının izini sürmekten vazgeçecekmiş gibi durmuyor. Bakalım finale bir bölüm kala Bigby bu sefer neler planlıyor. Snow’un istediği gibi kitabına göre mi hareket edecek, yoksa kendi bildiğini mi okuyacak? Bu seçimleri yapmak elbette benim ve sizin gibi oyunculara kalmış. Bu arada yazı diğer bölümler hakkında bilgiler (spoiler) içerebilir, uyarmadı demeyin.

Bigby yaralarını sarar
Üçüncü bölüm olan A Crooked Mile’ın sonunda, yediğimiz feci dayaktan sonra Bigby kendisini dairesinde bulur. Pek hoş olmayan bir rüyadan uyandıktan sonra Bigby ağır yaralı olduğunu ve doktorun yediği gümüş mermileri vücudundan çıkartmaya çalıştığını fark eder. Sevgili Pamuk Prensesimiz de yanındadır ama pek moral verdiği de söylenemez çünkü Bigby’den bundan sonra işleri kanunlara uygun halletmesini ister. Bu “sevgi dolu” konuşma yetmiyormuş gibi bizden Bigby ile beraber yaşayan Colin’nin (sevimli domuzcuk) glamour’u (kamuflajı) olmadığı için çiftliğe gitmesi konusunda konuşmasını ister. Anlayacağınız Fabletown’da hayat yine bildiğiniz gibidir. Yak bir dal sigara, viski şişesini aç ve Crooked Man’i aramaya devam et. Ölümden mi dönmüşüm? Umurumda değil. En iyi arkadaşımı mı paketlemek istiyorlar? Birkaç gün daha idare edebilir. Kısacası The Wolf Among Us’un hikâyesi kaldığı yerden doludizgin devam ediyor.

Kanunun bittiği yerde ben başlarım!
Dördüncü bölüm, üçüncü bölüme nazaran daha düşük bir tempo ile karşımıza çıkıyor. Yani yeni bölümde aksiyon elementlerinin yerine senaryo odaklı elementlere bırakmış. Malum, şerifimiz ölümden döndü ve olaylara balıklama atlamadan önce biraz temkinli davranmak lazım.

Bu bölümde Güzel ve Çirkin’e kısa bir ziyaret gerçekleştiriyor, karşımıza araştırılmak üzere çıkan iki mekândan birini seçiyor ve küçük bir hızlı sahneden sonra bir bakmışsınız ki bitiş yazıları dökülmeye başlıyor. Anlatmak istediğim, dördüncü bölüm bir nevi finale hazırlık niteliğinde olmuş. Üçüncü bölümdeki heyecan pek yok ve atmosfer bilerek aşağıya düşürülmüş ki final bölümü bir önceki bölümün gölgesinde kalmasın.


Teknik bakımdan In Sheep’s Clothing için söyleyecek fazla bir sözüm yok. İlk üç bölümde karşımıza ne çıktıysa yine o var. “WASD” tuşları ile ilerliyor, Shift ile hızlı koşuyor ve imlecimiz ile gerekli incelemelerde bulunuyoruz. Macera oyunu kategorisine girmesine rağmen dördüncü bölümde yine bulmaca yok. Daha çok araştırma yapıyor ve vereceğimiz cevaplara göre oyunu şekillendiriyoruz. Gerçi dördüncü bölüme gelmiş bir insan bunları zaten biliyordur:)

Oyunun grafikleri ise yine her zamanki gibi on numara. Yapımının Walking Dead serisi ile karşılaştırıldığında benim şahsi görüşüm Wolf Among Us’un çizgi roman tarzındaki grafikleri çok daha başarılı. Karanlık (noir) tonlara bir de şahane müzikler eklenince ortaya dört dörtlük bir eser çıkmış. Özellikle her bölümde karşımıza çıkan açılış müziği yine tüylerimi diken diken etmeye yetti. Açıkçası bu tarz bir oyundan bir insan başka ne isteyebilir, bilemiyorum.


Kaldı bir
Fazla yazıp çizecek bir şey yok. The Wolf Among Us serisinin finaline bir bölüm kalmışken yapımcılar bu bölüm ile final ortamını hazırlamış diyebilirim. Bu saatten sonra tek söyleyebileceğim; Bigby’ye dikkat edin. Finalde görüşmek üzere.

Valiant Hearts: The Great War


Var olan savaşların her biri sayısız can yakmıştır. Hatta asıl derinden etkileyen, insanın ruhunda açılan deliklerin sayısız olmasıdır. Hani tahtaya yığınla çivi çakarsınız ve her biri farklı bir iz bırakır ya, tıpkı elimizin ayarının olmaması gibi. Duygularımıza bağlı olarak değişen vücut hareketlerimiz, bu sefer yüzümüzdeki tebessümle bir araya gelecek ve bizi 1. Dünya Savaşı'nın en derin hikayesiyle bir araya getirecek; Valiant Hearts: The Great War.

Ah sen ne yatın be Ubisoft!Ubisoft Montpellier'ın yapımcılığını üstlendiği Valiant Hearts: The Great War, bulmaca ve aksiyon severleri bir araya getiriyor. İnanılmaz bir hikaye ve son derece etkileyici atmosferi ile son zamanlarda oynadığınız oyunlardan oldukça farklı olacağının garantisini verebilirim. Hikayemiz kırık bir aşkın ve fedakarlığın doruk noktasını son saniyesine kadar yaşatan, savaş ve göz yaşı dolu bir grup insanla bizleri tanıştırıyor. Ayrıca oyunun hayal gücünden daha fazlasına sahip olduğunu, 1. Dünya Savaşı sırasında (WW1 - Great War) bulunan mektuplardan esilenerek oyun dünyasındaki yerini aldığını belirteyim. Batı cephesinde yaşanmış olan beş farklı hikaye... Hatta oyun boyunca, yeri gelecek aşk mektuplarını okuyacağız, yeri gelecek bir babanın oğluna yolladığı kartpostalları toplayacağız ve yeri gelecek bir annenin hatıra olarak sakladığı küçük kızının kurdelesini göreceğiz.


Valiant Hearts: The Great War, savaşın korkunç ve soğuk nefesinden kaçan bir Alman gencin, aniden askere alınması ve ailesinden koparılmasıyla başlıyor. Gencin henüz bebeği olmuştur, eşi ve babası ondan bir türlü haber alamazlar. Bu durumda savaş alnına gitmeye karar veren baba, kendisini inanılmaz bir maceranın eşiğinde bulur çünkü 1. Dünya Savaşı'nı yaşayan ve hatta yaşatan önemli biri haline gelecektir ancak kendisi Fransa ordusundaki yerini alır. Bu durumda farklı orduların askerleri olarak karşılaşacaklardır.

Atmosfer mi desiniz, alın size atmosfer

1914 yılının en korkunç zamanlarını gözler önüne seren Valiant Hearts: The Great War, Almanya ve Fransa arasındaki mücadeleyi oyuncuya resmen yaşatıyor. Özellikle o zamanları tarih kitaplarından derinlemesine okuyan okurlarıma sesleniyorum, kendinizi savaşın içerisinde hissedeceksiniz. Evet, ilk bakışta çizimler sizlere biraz tuhaf gelebilir ancak karşımızda Child of Light ve Rayman Legends gibi iki başarılı oyunun yapımcısı mevcut, doğal olarak pek de normal şeyler beklememek lazım.


Özellikle bazı  oyunlarda, atmosfer konusunda beklentilerimin yüksek olduğu şu son zamanlarda Valiant Hearts: The Great War, içimdeki yanan ateşe su serpmekten farksızdı. Tarihin tozlu sayfalarından kopup gelen 4 askerin (aslında hepsi tam olarak asker sayılmaz ancak kader, onları birer savaşçı olmaya yöneltiyor) her biri, bambaşka bir hikayeyle karşıma çıktı ve bir şekilde birbirlerine bağlandılar, hem de farklı ülkenin insanları olmalarına rağmen.

Tales of Symphonia Chronicles


Rol yapma türünü seven kaç kişi var bilemiyorum ancak aralarında hikaye ve karakter çeşitliliği olarak, başarılı olan birçok oyun var. Geçmişte özellikle rol yapma veya MMORPG denilinde akla gelen ilk isim Ultima Online olurdu. Nasıl oluyor da her MMORPG altına Ultima Online ismini yerleştiriyorum bilemiyorum ancak benim için yaşayan bir efsane ve ölmemeli. Öldürmeyin!

Konumuzdan biraz sapmış olsak bile, MMO türünden rol yapma türüne, hatta JPRG tarafına yönelelim. Günümüzde anime karakterleriyle süslenmiş, sayısız video oyunu var ve özellikle ihtişamlı vücut hareketleriyle, oldukça süslü grafikleriyle ön plana çıkıyorlar. Bunlardan biri de Tales of serisinin en sevilen oyunlarından biri olan Tales of Symphonia.

Tales of Symphonia, 2003 yılında Nintendo GameCube ile birlikte zamanının en popüler oyunlarından biriydi. Tales of Symphonia Chronicles ismiyle birlikte PS3 platformuna piyasaya çıktı.

Hikayeye giriş
Tales of Symphonia Chronicles, PS2 platformunda portlanmış olan Tales of Symphonia ve Tales of Symphonia: Dawn of the New World'ün hikayesini bir araya getiren bir oyun. Hikaye olarak PS2 platformunda herhangi bir değişiklik yok. Her ne kadar hikayede herhangi bir değişiklik olmasa bile, Tales of serisini takip edenler için geliştirilmiş grafikler, bulunmaz nimet.

Tales of Symphonia Chronicles, bizi Sylvarant isimli bir dünyayla tanıştırıyor. Lloyd Irving ve onun çocukluk arkadaşı Colette Brunel'ın maceralarına tanıklık ediyoruz. Fooji Dağları'na tırmanıyor ve kötülüğün kaynağına iniyoruz. Eh, tipik bir yaşadığımız gezegeni kurtaralım hikayesi ancak tabii ki içi bol süslü olandan. Hatta işin bir de paralel evren kısmına girip, kendimizi Tethe'alla isimli bir yerde buluyoruz.


Tales of Symphonia: Dawn of the New World ise aynı zamanda Tales of Symphonia: Knight of Ratatosk ismiyle de biliniyor ve bu sefer Wii platformunda farklı bir hikayeye giriş yapıyoruz.

Killzone: Shadow Fall Intercept

Guerilla Games tarafından geliştirilmiş olan Killzone: Shadow Fall gümbür gümbür gelmişti fakat pek de beklediğim gibi çıkmamıştı. Yeni nesili gözümüzde o kadar fazla büyütmüştük ki neredeyse gerçeğe yakın grafikler, etkileşimler ve efektler bekliyorduk. Tabii ben böyle düşününce oyun benim için bayağı bir geride kalmış oldu.

Işıklandırmaların sadece göz boyaması olduğunu düşünürsek eğer oyunda yeni nesile dair pek fazla şey barınmıyordu. Oynanabilirlik ise tam anlamıyla oturtulmamıştı, pek çok hata ile yüzleşmiştim. Yapay zeka ise günümüz yapay zekası ile aynıydı yani düşmanlar bazen aptallaşabiliyorlardı. İşte bu aptallaşma Killzone: Shadow Fall Intercept ek paketinde daha da fazlalaşmış.

Killzone Shadow Fall Intercept aslında güzel bir fikir. Tanımadığınız oyuncularla birlikte sizlere takım olup savaşma imkanı sunuyor fakat işler hiç de öyle olmuyor. Her şeyden önce sizlere Intercept'in amacından bahsetmek istiyorum. Bizler bu modda VSA askerleriyiz ve Helghast'ların merkezinden bilgi aktarımı yapmaya çalışıyoruz. Üç farklı noktaya yerleştirilmiş olan uyduları koruyup ve yeterli puanı toplayıp oyunu bitirmeye çalışıyoruz. Amacımız tamamen bu şekilde.

Intercept genişlemesinde dört farklı sınıf bulunuyor ve işin kötü yanı biz bu sınıflardan istediğimizi seçemiyoruz. Eğer oyuna sonradan dahil olursanız size kalmış olan son sınıfı seçmek zorunda kalıyorsunuz. Bunun gerçekten ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayacaksınız zaten oynadığınız zaman. Keşke tek sorun bu olsaydı da bu kadar üstünde durmasaydım diyorum ama oyunun yükleme süreleri inanılmaz uzun. İlk önce bayağı bir bekleyip oyun buluyor ve ardından oyunun geçtiği haritayı bayağı bir uzun süre yüklüyor. Bunlar beni cidden çok fazla sinir etti diyebilirim.


Sizin dışınızdaki diğer 3 kişi farklı bir oyuncu olduğundan dolayı oyunu oynamak da bir hayli zorlaşıyor. Herkes bir noktaya gidebiliyor ya da sizin vurduğunuz düşmanları görüp sizin yanınıza gelip sizi öldürtebiliyor ve pek çok şeye sebep olabiliyor. Zaten düşmanlar akın akın gelirken bir de bu oyuncular ile mücadele ediyorsunuz. Bu arada akın akın gelen düşmanlar da pek bir zekasız. Misal önüne mayın bombası attığınız zaman düşmanın hiçbir şey yokmuş gibi basıyor ve ölüyor.


Genel olarak Killzone Shadow Fall Intercept'i beğenmedim diyebilirim. Gidip bu pakete 9.99 dolar vereceğinize bu paraya daha iyi oyunlar alabilirsiniz. Yani önermediğimi söyleyebilirim açıkçası, hiç keyifli olmamış. Eğer Killzone'un büyük fanlarından biriyseniz orasına karışamam tabii ki. Her ne kadar kötü olursa olsun benim gözümde size eğlenceli gelecektir diye umuyorum. Yazımı burada sonlandırmak istiyorum son karar dediğim gibi size kalmış durumda. Puan olarak 10 üzerinden 6 vereceğim kendisine. Başka bir yazıda görüşmek üzere. Canlı yayınlarımı da takip etmeyi unutmayın!

Broken Sword 5: The Serpent's Curse - Bölüm 2


Macera oyunu tutkunları bilirler, Broken Sword oyunları macera oyunu piyasasında çok önemli yerlere sahiptirler. Özellikle ilk yapım rahatlıkla en iyi üç macera oyunu arasında gösterilebilen bir mihenk taşıdır. Her ne kadar seri üçüncü yapımdan itibaren kendi çizgisinden biraz uzaklaşmış olsa da beşinci yapım ile beraber tekrardan özüne dönmeyi başarmıştı. 2012 yılında oldukça başarılı bir Kickstarter kampanyası geçirdikten sonra yapımcı Revolution Software, beşinci oyun The Serpent’s Curse için kolları sıvamış, yapımın iki bölüm halinde çıkacağını duyurmuştu. İlk bölüm 2013’ün aralık ayında bizlere merhaba dedikten sonra (incelemesine buradan ulaşabilirsiniz) merakla ikinci bölümü beklemeye başlamıştık. İkinci bölümün Ocak 2014’te çıkması beklenirken yapımcılar çıkış tarihini Nisan’ın ortasına kadar ertelediler. Bu arada da araya benim kısa dönem askerliğim girdiği için ikinci bölümün incelemesini yazmak ancak şimdi nail oldu bana. Bu yüzden öncelikle ikinci bölümün incelemesi biraz geciktiği için özür diler, lafı fazla uzatmadan da George ile Nico’nun macerasını da kaldığı yerden devam ettirelim bakalım.

Yangın var!
İlk olarak The Serpent’s Curse’un hikâyesini hatırlamakta fayda var. İlk bölümü oynamayanlar veya incelemesini okumayanlar için spoiler niteliğinde olacak ama benim gibiler için de hatırlama niteliğinde olacaktır. Her şey “La Melidiccio” adında uğursuz bir tablo yüzünden başlamıştı. Önce 1937 yılında çalınmak istenen tablo günümüzde kahramanımız George Stobbart’ın çalıştığı sigorta şirketinin sigortaladığı galeride aynı “La Melidiccio” yine çalınır ve arkasında bir de merhum bırakır. Macera peşinde koşmaya bayılan George ve haberin kokusunu alan Nico da yeniden bir araya gelir ve araştırdıkça işin içinde başka şeylerin de olduğunu fark ettikleri bu esrarengiz olayın peşine düşerler.

İlk bölümde bir dizi olay atlattıktan sonra Hobbes’un atölyesinde “La Melidiccio” tablosunu bulmuş ama bir komploya uğramıştık. Kapı George ve Nico’nun arkasından kilitlenmiş ve yangın çıkarılmıştı. Üstelik bunu yapan güvendiğimiz Dedektif Langham’dan başkası da değildi. George ve Nico’ya da çatıda mahsur kalmış bir halde şimdilik veda etmiştik. İkinci bölüm ise doğal olarak kaldığı yerden devam ediyor. Asil itfaiye ekipleri tam zamanında yetişerek ikilimizi kurtarır ve bizimkiler de soluğu olayların başladığı yerde, Katalonya’da alır. 1937 yılında La Melidiccio’nun çalınmaya çalıştığı villaya giriş yapmak isteyen muhteşem ikiliye ateşle karşılık verilir ve öncelikle düşman olmadıklarını kanıtlamak zorundadırlar. Bir de bunlar yetmezmiş gibi George’un en büyük düşmanı “keçi”de bahçededir! Bu noktadan itibaren kontrolleri ele alırız ve ikinci bölüm ile maceraya kaldığımız yerden devam ederiz.


Her zamanki klasik Revolution Software açılışından sonra “continue” diyerek son kaydımızdan oyuna kaldığımız yerden başlıyoruz ve bu sefer oyun yarıda bitmek yerine devam ediyor. Öncelikle söylemem gerekir ki ikinci bölüm ilk bölümden çok daha kısa. İlk bölümün oynanış süresi ortalama dört saat ise ikinci bölümün aşağı yukarı iki saat, yani yarı yarıya. Ve maalesef oyunun atmosferinde gözle görülür bir düşüş var. İlk bölümde oynadıkça merak ediyorduk ama ilk bölümün sonlarına doğru La Melidiccio’nun neden bu kadar önemli olduğunu, peşimizdeki kötü adamların kim olduğunu öğreniyorduk. Doğal olarak da ikinci bölümde oyunun sonu dışında merak edilecek pek bir durum kalmıyor. Anlatmak istediğim, hikâye kendisini merak ettirmiyor çünkü amacımızı ve neyin peşinde olduğumuzu biliyoruz. Yapımcılar da bunun farkında olmuş ki ikinci bölüm sıkmasın diye oyun ilk bölümden kısa tutulmuş.
Kontroller her zamanki gibi
Yapımın kontrolleri ilk bölüm ile aynı. Aynı rahat ve kullanışlı kontroller ikinci bölümde de aynen devam ediyor. Aslında bahsetmeme gerek yok ama hatırlayacak olursak;  İmleç ile karakteri yürütüyor ve etkileşime geçebilecek yerlere tıklıyoruz. İmleç eğer incelenecek – zoom girilebilecek bir yer varsa büyüteç, bakılabilecek bir yer varsa göz ve konuşmalarda da ağız şeklini alıyor. Bir de bir nesneyi kullanmak istersek çarka dönüşüyor ve mekândan çıkış noktaları da el ile gösterilmiş. Envanter de modern stilde ekranın sol altındaki çantaya tıklayarak ekrana geliyor ve bir nesneye tıkladıktan sonra dilediğiniz yerde kullanabiliyorsunuz. Son olarak ekranın tepesinde klasik ana menü – ipucu sistemi – başarımlar – kayıt et – yükle var. İpucu sistemi gene her zamanki gibi kullanışlı ve tıkandığınız bir yer olursa rahatlıkla başvurabilirsiniz.

Bulmacalar ise ilk bölümden biraz daha farklı çıkıyor karşımıza. İlk bölüm daha çok doğru nesneyi doğru yerde kullanmak üzereyken ikinci bölüm bulmacaları daha çok elimizdeki bilgileri kullanarak çözmek üzerine yoğunlaşmış. Örneğin iki heykelciği doğru şekilde yerine koyacağız ve bu doğru şekli envanterimizdeki mektuplara bakarak öğreniyoruz. Yani ikinci bölümde daha çok kafamızı kullanıyoruz bulmacalarda. Burada sizi en çok zorlayan haritada şehirler işaretlenen bulmaca olabilir ki dilerseniz ipucu sistemi ile o bulmaca da çantada kekliğe dönüşebilir.

Müthiş manzaralar
Yaklaşık altı ay sonra ikinci bölümü oynadığımda en sevindiğim tarafı şüphesiz harika grafikleri tekrardan görmekti. İlk bölümdeki şahane 2D grafikler yine aynen bizlere merhaba diyor. Arka mekan tasarımları, karakterlerin mimikleri, kullanılan renkler ve tonlamalar… 2D bir macera oyunu için mükemmele yakınlar diyebilirim. Mükemmele yakın diyorum çünkü arada karakterler birbirlerinin içinden geçebilir, aman dikkat :)


Müziklerden de kısaca bahsetmeden olmaz. Oyundaki nostaljik ve klasik hava aynen devam ediyor. İlk bölüm incelemesinde bahsetmiştim, Nico’nun sesi değişmiş ama Fransız aksanlı yeni sesi de gayet yakışmıştı. Kısacası teknik olarak yapım seviyesini korumuş ve her zamanki ihtişamıyla bizlere merhaba diyor.
Bir maceranın daha sonu
The Serpent’s Curse’un ilk bölümü oldukça başarılıydı. Dediğim gibi merak ettiren senaryosu ile her daim ilgiyi üzerinde tutuyordu. İkinci bölüm de teknik olarak veya bulmacalar bakımından bir sıkıntı yok ama senaryoda birçok soru işaretinin açığa çıkmış olmasından dolayı ilk bölümdeki o havayı pek yakalayamıyorsunuz. Bu dediğim kötü bir şey olarak algılanmasın, demek istediğim ikinci bölüm ilk bölümün gölgesinde kalmış. Ayrı olarak ele aldığımızda yine karşımızda başarılı bir macera oyunu var. Bir başka macera oyununun incelemesinde görüşmek üzere.

Sniper Elite 3


Keskin nişancı oyunları küçüklüğümden beri hep ilgimi çekmiştir. Tür için pek dikkat çekici oyun olmasa da yıllar önce, Sniper Elite'ın ilk oyunu birçok kişi tarafından sevgi ile karşılanmıştı. Sadece keskin nişancıların konuştuğu oyun, en son 2012 yılında Sniper Elite 2 ile karşılaşmıştık. Rebellion elbette oyunun bu kadar tutulmasının ardından seriye bir yenisini daha eklemek için kolları sıvadı.

Sniper Elite 3 ile karşımıza çıkan yapımcı firma, beklentilerin biraz daha yüksek olmasıyla beraber sessiz sedasız piyasaya çıktı.


İkinci Dünya Savaşını konu olan yapan yapım, Kuzey Afrika'da bir savaş meydanın da Karl Fairburne isimli bir karakter ile maceraya başlıyoruz. Konu bakımından pek etkiliyici bir başlangıç olmasa da ara sahnelerin çizim ve sunumu olarak gayet başarılı. Zaten öyle oyun için de pek bir ara sahne ile karşılaşmıyorsunuz. Karşılaştığınız ara sahneler genellikle kısa ve öz. Görevimiz saldırı yapılan yere karşı savunup, bize verilen emirleri yerine getirmeye çalışıyoruz. Ani bir giriş ile başladığımız yapımda, ilk olarak atmosferin içine dalışımız gerçekleşiyor. Hikaye konusunda biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.

Sniper Elite 3'ün konsepti ilk oyunlarla aynı. Yapımın en önemli unsuru bildiğiniz üzere gizli bir şekilde ilerlemek. Bunu gerçekleştiridiğiniz an vakit, aradan sinsice sıyrılabiliyorsunuz. Tabi, sesli silahlar alıp, ortalığı kasıp kavurabilirsiniz. Bu biraz daha riskli çünkü, karakterimizin can barı 3-4 vuruş yediğiniz an vakit, ölebiliyorsunuz. Ya da gizlice düşmanın arkasına yaklaşıp, sessizce onları alt edebiliyorsunuz.


Dürbün ile düşmanları işaretleyip ve bölgelerini belirleyip, daha kolay sonuca gidebilmeniz mümkün. Tabi bu belirttiklerimi çaktırmadan halletmeniz daha sağlıklı çünkü, çıkardığınız her seste, ölümle burun buruna gelebilirsiniz.
Genellikle silah mermilerini ise asker arkadaşlarımızın yanından alabiliyoruz. Ben oyunu oynarken mermi konusundan pek bir sıkıntım çekmedim diyebilirim. Ya da düşman askerlerini öldürdüğümüz zaman cephanelerini ele geçiriyorsunuz.

Teknik anlamda oyun PC'de ultra ayarlarda görsel olarak böyle bir oyun için gayet iyi buldum. Gerek kaplamalar, gerek karakter ayrıntıları gayet detaylı bir şekilde hazırlanmış. Cesetlerin birbirine girmesi, kaplamaların kapalı alanlarda düşük çözünürlüklü olması dışında grafik anlamında yapım ortalamanın üzerinde seyrediyor. En çok can yakındığım konu ise kamera açıları oldu. Siper aldığım yerden nişan almaya başladığım zaman kamera açılarının saçmalaması sizi sıkıntıya sokabiliyor.

Keskin nişancılığınızı konuşturduğunuz böyle bir oyun da olması gereken uzak mesafenin ise daha önceki yapımlardan daha iyi oldığunu belirtmeliyim. Böylece düşmanı silahımıza geçtiğimizde zoom yapıp, öldürebiliyorsunuz.

Gizliliğin önemli olduğu bir oyunda doğal olarak yapay zekanın da iyi olması gerekiyor. Sniper Elite 3, bu konu da beni hayal kırıklığına uğrattı. Rastladığım 2 düşman askerinin birisini arkadan öldürürken, diğeri sesi duyup, tepki vermesinden hemen sonra hiç birşey olmamış gibi devam etmesi gibi inanılmaz derece de komik olaylar başıma geldi. 

Düşmanın uzak bir mekanda olduğu halde onca görültünün içinde hafif koştuğum vakit, ayak sesini duyması gibi mantık hataları da mevcut. Silahların konuştuğu bir ortam da değilde, sessiz sakin bir bölge de böyle bir olayın başıma gelmesi daha gerçekçi olabilirdi. Mekan çeşitliliği Afrika'da olduğumuz için genellikle çöl gibi açık mekanlarda geçiyor. Biraz kendini tekrar etmesinden ötürü arada bir sıkıldığımı hissettim. Fakat, yine de bölüm tasarımlarının büyük ve özenle tasarlanmış.


Yapım da, ayrıca co-op modu ve multiplayer seçenekleri ile birlikte arkadaşlarınızla keyifli vakit geçirebiliyorsunuz. Sonuç olarak, Sniper Elite 3 gayet başarılı bir oyun olarak karşımıza çıkıyor. Gizlilik ve keskin nişancılık türünü seviyorsanız, yapım hoşunuza gidecektir. Herkese iyi oyunlar.